Search

Düşüncelerim

kahve veya çayla tüketin…

Umutlarınızı kaybetmeyin!

Umut bu dünyada kolay kazanilip kolay kaybedilen bir duygu, his. Umutsuzluk ise kurtulması zor bir süreç, bir hastalık. Aslında tedavisi basit ama insanın bunu tek başına keşfetmesi pek kolay olmuyor.

Şu sıralar çevremde umutsuzluğa kapılmış çok insan var. Hepsinin de binlerce haklı sebebi var. Hayatlarındaki sıkıntılar, ülkedeki sorunlar, dünyadaki yanlışlıklar. Hepsi bırakmamacasina sarılıyor insana. Nefes alamıyorsun adeta.

Bu umutsuzluğa son olarak referendum sureci de birkaç baharat kattı. Bu konuda düşünceli olanlara şunları söyleyebilirim;

Bir şeyleri düzeltmek mi istiyorsunuz? Yalnız değilsiniz. Sizin gibi bekleyen, üzülen, sinirlenen milyonlarca insan var. Birbirinizi bulabilirsiniz. Çevrenizdekileri ikna edebilirsiniz. Evet çok zor ama imkansız değil. Çabalayın. Bu ülkenin hatırlamasını sağlayın. Kaybettiğimiz hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı hatırlatın. Emin olun bu ülkenin tamamı bunu çok özledi. En çok da birbirine içten gülümsemeyi.

 

Advertisements

16.04.2017 AK Parti’nin çöküşünün başlangıcı

Bugün anayasa değişikliği için yapılan referandumu geride bıraktık. Sonuçlar Anadolu Ajansına göre belli olmuş, YSK ya göre ise daha kesinleşmemiş durumda. Bu seçim insanın içine sinen bir seçim oldu mu? Bence olmadı. Mühürsüz zarf ve pusula ile kullanılmış bu kadar oy varken insanın içine sinmez zaten.

Gelelim neden çöküşün başlangıcı olarak gördüğüme. Öncellikle şöyle kabul edelim. Yapılan itirazlar asılsız ve evet oyu verenlerin yüzdesi 51 olduğunu varsayalım. Bu durumda ülkenin neredeyse yarısının onaylamadığı bir sisteme geçmiş olmanın ağırlığını omuzlarında taşıyor olacak AK Parti. Bu birinci sıkıntı. İkinci sıkıntı ise artık bir bahanesi kalmamış olacak ve olası bir sorunda hedef haline gelecektir. Örneğin çıkacak bir ekonomik kriz, artan işsizlik gibi problemlerin faturası AK Parti’nin merkez binasına kargolanacaktır. Bir diğer problem ise 3 büyük şehrin kaybedilmiş olduğu gerçeği. Yani kısacası Sayın Erdoğan’ı taraftar niteliğinde desteklemeyen %50’den fazla bir kitle var bu üç şehirde.  Bu da demek oluyor ki AK Parti’ye soğuk bakan seçmen kendi belediye başkanı adayını (herhangi bir partiyle bağı olmayan) gösterip belediye başkanlığı seçimlerini kazanabilir. Bir iktidar partisi için İstanbul Belediyesini kaybetmenin ne kadar darmadağın edici bir etkisi olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Gelelim oylar geçersiz sayıldığında hayır çıkmasına. Böyle bir şeyin gerçekleşeceğini sanmıyorum ama gerçekleştiğini varsayalım. Bu AK parti için kaotik olur. Kaybettiği ilk seçim olarak ilk domino taşı etkisi görür. Buna bir de 3 büyük şehrin kaybedilmesi eklenirse yıkıcı bir sonuç olur. Erken seçime gitmek durumunda bile kalabilir. Halk seni tam anlamıyla desteklemiyorken de bu girişim çok büyük bir risk olur.

Son olarak da yeni anayasanın özelliklerinden bahsedeyim. Yeni sistem yürütmeyi tek bir kişiye indirgiyor. Bu da aslında partilerin sabitlenmiş oy dağılımında gerçekleşemeyecek senaryoların gerçekleşebileceği anlamına gelir. Şu durumda aslında AK partinin genel seçimde iktidarı kaybetmesi çok zor. Fakat bir bireyin, bağımsız bir bireyin, CHP-MHP-HDP üyesi olmayan bir bireyin Erdoğan karşısında zafer kazanması çok olası. Çünkü önünde ne partilerin geçmişinden gelen bir ön yargı var ne de önünde %10 barajı gibi kocaman bir engel var. Tek yapması gereken şey ise seçmenin kalbini kazanmak. Ülkenin %49 u da başarılı umut vaat eden bir aday çıkarabilir diye düşünüyorum.

Siyasi sistem nasıl olmalı?

Başkanlık sistemi son senelerde ülkemizde devamlı tartışılan bir konu. Gerçi saçma sapan bir şekilde başkanlık sistemi gelsin mi gelmesin mi tartışılıyor ama kimse başkanlık sistemi nasıl olacak söylemiyor. Aklınızdaki başkanlık sistemi nasıl, önce bu belirlenmeli sonra bu sistem doğru olur mu olmaz mı tartışılmalı?

Herkes bunu tartışırken ben de genel bir sistem üzerinde düşündüm. Bence bir kere yürütme ve yasama seçimlerini ayırmamız gerekiyor çünkü birçok insan koalisyon hükümetinden çekindiği icin yasamayı da tek partiye veriyor. Bence bu sağlıklı degil. Bana sorarsaniz barajın olmadığı bir yasama meclisi seçimi yapılmalı. Daha sonra da yürütme için bir seçim yapılmalı.

Gelelim yürütme seçimine. Bence bütün bakanlıklar ayrı ayrı seçilmeli. Mesela ekonomi bakanı olmak isteyenler aday olmalı ve biz onlar arasından seçim yapmalıyız. Boylelikle her mevkiye o konunun uzmanının gelme ihtimali artar.

Kafamda planladığım sistem bu, pratikte nasıl olur bilemiyorum. Bir gün deneyen olursa görürüz.

Beşiktaş değerlendirmesi – 29.10.2016

Beşiktaş, Gençlerbirliği maçında kritik puanlar kaybetti. Daha da önemlisi Talisca’yı kaybetti. Caner ile oyun içindeki hırsının bir bölümünü kaybeden Beşiktaş Talisca ile de bitiriciliğinin büyük bir bölümünü kaybetti. Bu sene takımın bitiricilik konusunda problemi oldugu düşünüldüğünde bu kayıp büyük sıkıntı yaratacaktır. Özellikle Cenk büyük bir hayal kırıklığı bu sene.

İlerleyen haftalarda Beşiktaş’ın iyi bir Oğuzhan’a ihtiyacı olacak. Umarım iyi bir şekilde döner. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Beşiktaş’ın ciddi bir kanat sorunu var. Özellikle de son sakatlıklardan sonra. Eğer Töre hamlesi olursa devre arasında çok doğru bir hareket olacak gibi duruyor. Bu kadar kanat sıkıntısı olduğu düşünülünce Aboubakar sol kanada çekilip Oğuzhan’ın false nine oynadığı bir sistem denenebilir. Aslında ben bu sistemi Talisca ile merak ediyordum ama maalesef sakatlandı. Merak ettiğim 11 şöyle;

…………………Fabri……………….

G. Gönül…Marcelo…Tosic…Adriano

……………….. G. İnler……………….

…………..Tolgay………Atiba………..

………………….Oğuzhan…………….

Quaresma…………………Aboubakar

 

Bu sistem ile oynadığında Beşiktaş Oğuzhan’a çok iş düşüyor o bölgede dribling yapıp, pas dağıtıp, asist ve gol atmasi gerekiyor. Ayrica bu sistemde Aboubakar, Quaresma, Atiba ve Tolgay’ın savunma arkasına çok koşu yapması lazım.

Gerçekten çok merak ediyorum takım bu oyunu başarabilir mi?

Akıllı Telefon Pazarı

Son dönemde akıllı telefon pazarında iki önemli gelişme oldu. Biri Samsung’un note 7 lerinin patlama fiyaskosu diğeri de Apple’ın uzun bir dönemden sonra karında düşüş açıklaması. Samsung’un olayı tam bir rezalet. Açıkçası, Iphone 4’te yaşanan anten problemini geçebilecek bir soruna sahip akıllı telefon üretimini beklemiyordum. Samsung bunu başardı, kendilerini tebrik ediyorum. Volkswagen skandalı ile yarışabilecek bir hata. Gelelim Apple’a. Aslında Apple bu durumu olabildiğince erteledi bence. Steve Jobs’dan sonra kendi kimliklerinin dışına çıktılar. Pazar yaratan bir markadan, pazarın taleplerini iyi karşılayan bir markaya dönüştüler. Eh, pazar doyum noktasına ulaştığında da pazarı yeniden şekillendirmeniz gerekir. Uzun zamandır Apple bu kimlikten uzak. Bunu başarabilirler mi bilmiyorum.

Şu anki akıllı telefon pazarını ben ilk iphone öncesindeki telefon pazarına benzetiyorum. An itibariyle pazarda bütün markalar paylarını almış durumda. Herkesin yeri belli ve oynamalar minimum düzeyde oluyor. Şu sıralar yenilikle gelecek bir marka ciddi pay sahibi olabilir ve kendi Nokia sını yaratabilir, yani bir markayı tarihin tozlu sayfalarına gönderebilir. Bence artık pazar bir yenilik bekliyor. Aslında daha doğrusu yenilik için yalvarıyor.

Apple ve Samsung her seferinde daha iyisini üretiyorlar ama şunu unutuyorlar, müşteri her zaman daha iyisiyle memnun olmaz bazen daha farklısını, daha yenisini ister. Steve Jobs bunu görmüştü. Hep yenilik peşindeydi, fark yaratma derdindeydi. Dünyayı değiştirebileceğine inanan sıradaki çılgın kim olacak bakalım.

 

Farklılıklar üzerine

Bu dünyayı güzel kılan şey farklılıklarımız, bu dünyayı çirkin kılan şey ise bu farklılıkları kabullenemeyen insanlarımız bence. Her ağaç güneşin cömertliğine karşılık elma verseydi, kiraz muz, portakal gibi güzel meyvelerden mahrum kalırdık. Her hayvan kediler gibi ben merkezci hareket etseydi, onları bu kadar sever miydik veya bize ilginç gelir miydi? Herkes aynı şeyi düşünüyor olsaydı, hararetli tartışmaların verdiği hazzı ne verecekti? Herkes onun gibi gülse onun gülüşünün bir kıymeti kalır mıydı?

İnsanların hep biyolojik açıdan ne kadar mucizevi bir şekilde yaratıldığından bahsedilir. Bence esas hayret ettirici ve mucize denebilecek şey, her insanın farklı karakterde olması. Bir olay üzerine farklı görüşler çıkması, herkesin farklı kişilere aşık olması, farklı işlerde çalışmak istemesi; gerçekten muazzam bir şey.

Etrafımızdaki insanlardan, dostlarımızdan, ailemizden farklı olduğumuzu anlamak için kimi zaman bir olay kimi zaman bir kişi gerekir, kimi zaman da ufacık bir soru bile yeterlidir.

Geçenlerde arkadaşlarımla yaptığımız bir sohbette birbirimize sorular sorduk peş peşe. Ben aklıma gelen bir soruyu yönelttim. “Dünyada şu an hayatta olan insanlar arasında istediğiniz biriyle tanışabilecek olsanız kimi seçerdiniz?” Cevapları ve gerekçeleri dinlemek gerçekten güzel bir deneyimdi. Size de tavsiye ederim.

Türkiye’de eğitim üzerine

Benim çok sevdiğim bir söz vardır, “Hayat siz başka planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”diye. Bizim ülkemizde eğitim sistemini planlayanlar bu sözü temel amaçları olarak benimsemişler sanki. Bir ülkede bu kadar kısa süre içinde bu kadar çok liseye giriş sistemi değişmez. Alınan her karar çocukları etkiliyor, daha dikkatli değişiklik yapılması gerekirken kafalarına estikçe sistemle oynuyorlar.

Bir de şu meshur tablet konusu var. Tabletler eğitim de kullanılmalı, evet; ama düzeltmeye başlamamız gereken yer tabletler değil. Ülkemizin en büyük sorunlarından biri onceliklerinin yanlış olması. Mesela merak ediyorum, ülkemizde hocaların % kaçı tabletleri etkili ve verimli kullanabiliyor.

Bir ülkede eğitimin ne kadar iyi olduğunu anlamak istiyorsanız gelenegi olan okul sayısına bakın. Bizim ülkemizde geleneği olan okul sayısı ne kadar da az değil mi? Bir de bu durum yetmezmiş gibi geleneği olan okullara müdahale ediliyor. Cağaloğlu, İstanbul Erkek bunlara örnek. Senelerdir eğitim veren askeri okulların kapatılması da başka bir örnek. Bu durumun ne kadar kötü olduğunu ileride göreceksiniz.

Açıkçası siyasetçilerin bunu düzelteceğini sanmıyorum. Bu sebeple Koç, Sabanci, Yıldız, Doğuş gibi büyük holdinglerin eğitime devamlı para harcaması lazım, ilkokuldan üniversite eğitimine kadar. Yoksa bundan 15-20 sene sonra calisam bulmakta zorlanacaklar.

 

Dropbox’ın engellenmesi üzerine

Şu an dropbox’a ulaşılamıyor. Söylentilere göre hükümet enerji bakanımızın hacklenen email adresi yüzünden kapatmış. Bilemiyorum hükümetten bu konuda resmi bir açıklama geldi mi gelmedi. Haber sitelerine baktım bir şey bulamadım.

Eğer iddia doğruysa bu tam bir beceriksizlik örneği. Sen hem emaillerini koruyama hem de bunu vatandaşların okumasın diye çok kullanılan bir hizmeti engelle. Dropbox’ı insanlar derslerinde, işlerinde kullanıyor. Pire için yorgan yakmak deyimi vardır. Son zamanlarda hükümet bunu çok yapıyor. Askeri okullardan fetöcüleri temizleyemedikleri için okulların kapatılması buna bir örnek. Bu acizlik, beceriksizlik ve zayıflık göstergesidir. Dişiniz ağrıdıgında çözüm olarak ölümü mü görüyorsunuz ya da evinizin camı kırıldığında ya da ne bileyim evinizi böcekler bastığında bulduğunuz çözüm evi yıkıp yeniden inşaa etmek mi oluyor? Siyasetçiler oraya çözüm üretsin diye seçiliyor yok etsin diye değil.

Gelelim içeriğine. Eğer sen içeriği böyle engellersen, suçsuz olduguna veya yanlış bir şey yapmadığına inandırman zor olur. Aynısını 4 bakan davasında da yaşadık. Evet bu fetö’nün bir operasyonu olabilir, bakanlar suçsuz da olabilir suçlu da olabilir bilemem. Bunun kararını vermek benim sorumluluğum değil haddim de değil. Ama bir vatandaş olarak şunu söyleyebilirim o kişilerin yargılanması gerekirdi. Suçsuzlarsa aklanıp dönerlerdi, suçlularsa cezalarını çekerlerdi. Bir şeyi saklamak onu daha ilgi çekici kılar ve daha çok şüpheli hale getirir.

Ülke bilgilerini korumak için yapılıyor diyeceklere cevabim da şu, buna bütün yabancılar ulaşabilecek zaten. Bir tek biz, ülkemizin kendi vatandaşları ulaşamayacak.

Neresinden bakarsam bakayım sorunlu geliyor bana. Yazımı dropbox ile acil işleri olanlara veya dropbox’ta önemli dosyaları olanlara iyi dileklerim ile bitireyim. Umarım bu sorun bir an önce çözülür ve sizde sizin için önemli olan dosyalarınıza erişim sağlarsınız.

Söylenenler vs Yapılanlar

Kısa bir zaman oldu yazmayalı. Ne konuda yazabilirim sorusuyla geçirdim bu günleri. Şu sıralar bana çok garip gelen bir durum üzerinde sizin de düşünmenizi istedim ve bu durum hakkında birkaç sey yazmaya karar verdim.

Öncellikle birkaç hafta önce aklıma takılan bir soru ile başlayayım. Sizce bir şeyi duymazdan gelmek mi daha zordur, görmezden gelmek mi? Bu soruyu birkaç arkadaşıma sordum ve coğunluk görmezden gelmek dedi. Bunun sebebi nedir diye sorguladık ve şu sonuca vardık. İnsanların birbirine azalan güveni yüzünden kendi gördüğü şeylere duyduklarından daha fazla önem veriyor. Onlara daha fazla inanıyor.

Bu durum siyasette pek böyle çalışmıyor. Bana katılacak mısınız bilmiyorum ama konu siyaset olunca insanlar yapılanlardan çok söylenenleri önemsiyor. Bu bütün dünyada böyle. Siyasetçiler bir sürü yanlış (özellikle belirteyim hata değil yanlış) yapıyor ve destekleyicileri bunu görmezden geliyor ve söylediklerine inanıyor. Bu ABD de de böyle ülkemizde de.

Tabii ki herkesin savunması dinlenmeli ama her söyleneni de düşünmeden kabul etmek doğru değil. Aman dikkat kandırılırsınız sonra, benden söylemesi.

Blog at WordPress.com.

Up ↑